Sabah uyandınız.

Telefonunuzu elinize aldınız ve yapay zekâya sordunuz:

“Bugün ne giysem?”

Bir süre sonra:

“Bu e-postaya nasıl cevap vereyim?”

Öğleden sonra:

“Bu iki ürün arasında hangisini almalıyım?”

Akşam:

“Arkadaşım bana böyle söyledi. Sence ne cevap vermeliyim?”

Sonra bir kitap seçmesini, hafta sonunu planlamasını, hazırladığınız metni düzeltmesini, toplantınızı özetlemesini ve önemli bir kararınızın artılarını eksilerini çıkarmasını istediniz.

Bunların hiçbiri tek başına sorun gibi görünmüyor.

Hatta tam tersine, hayat kolaylaşıyor.

Daha hızlı düşünüyor, daha hızlı yazıyor, daha hızlı karar veriyoruz.

Fakat burada oldukça yeni bir soru ortaya çıkıyor:

Bir araç bize sürekli zihinsel emek kazandırıyorsa, kullanmadığımız zihinsel becerilere ne oluyor?

Araştırmacıların son dönemde tartışmaya başladığı kavramlardan biri tam olarak bu soruya işaret ediyor:

Bilişsel borç.

Tıpkı kredi kartıyla bugün satın aldığımız bir şeyin bedelini gelecekte ödememiz gibi…

Acaba bugün yapay zekâ sayesinde kazandığımız zihinsel kolaylığın bir bölümünü gelecekte daha az bağımsız düşünme, daha az sorgulama veya kendi kararımıza daha az güvenme biçiminde geri ödeyebilir miyiz?

Henüz bu soruya kesin bir “evet” demek için bilimsel kanıt yeterli değil.

Ama 2025 ve özellikle 2026’da yayımlanan araştırmalar, soruyu artık ciddiye almamız gerektiğini gösteriyor. MIT Media Lab

Aslında Zihnimizi Dışarıya Taşımamız Yeni Değil

Bir telefon numarasını hatırlayamıyorsunuz.

Sorun değil. Rehberde kayıtlı.

Bir yere nasıl gideceğinizi bilmiyorsunuz.

Haritayı açıyorsunuz.

17 × 43 işlemini zihninizden yapmak istemiyorsunuz.

Hesap makinesi birkaç saniyede çözüyor.

İnsan zihni tarih boyunca görevlerinin bir bölümünü dış araçlara aktardı.

Psikolojide buna cognitive offloading, yani kabaca bilişsel yükü dışarıya aktarma deniyor.

Not almak da bunun bir biçimi.

Takvim kullanmak da.

Alışveriş listesi hazırlamak da.

GPS kullanmak da.

Dolayısıyla mesele “teknolojiden yardım almak kötüdür” kadar basit değil.

Hatta binlerce yıl önce yazının kendisi bile benzer bir tartışmanın konusu olmuştu.

Platon’un Phaidros diyaloğunda aktardığı öyküde yazının insanların hafızalarını daha az çalıştırmalarına neden olabileceği yönünde bir endişe dile getirilir:

“Bu buluş, onu kullanmayı öğrenenlerin zihinlerinde unutkanlık yaratacaktır.” — Platon, Phaidros

Buradaki şaşırtıcı nokta şu:

Yaklaşık 2.400 yıl sonra aynı tartışmayı yazı için değil, yapay zekâ için yapıyoruz.

Ancak yapay zekâyı eski teknolojilerden ayıran önemli bir özellik var.

Hesap makinesi bizim yerimize hesap yapıyor.

GPS bizim yerimize rota buluyor.

Arama motoru bilgiyi bulmamıza yardım ediyor.

Üretken yapay zekâ ise artık;

yorumlayabiliyor, karşılaştırabiliyor, özetleyebiliyor, fikir üretebiliyor, argüman kurabiliyor ve karar seçenekleri önerebiliyor.

Yani ilk kez yalnızca hafızamızın veya hesaplama becerimizin değil, muhakememizin bazı parçalarını da dışarıya aktarabiliyoruz. Frontiers

İşte tartışmanın yeni olduğu yer burası.

Bilişsel Borç Nedir?

“Bilişsel borç” henüz depresyon veya dikkat eksikliği gibi yerleşmiş bir klinik tanı değil.

Yeni gelişmekte olan bir araştırma kavramı.

2026’da Frontiers in Psychology‘de yayımlanan bir çalışma bunu kabaca, yapay zekâ kullanımının kısa vadeli kolaylıklarının yanında zaman içinde ortaya çıkabilecek üstbiliş, bağımsız düşünme ve yüksek düzeyli zihinsel performans maliyetleri açısından ele alıyor.

Araştırmacılar önemli bir uyarı da yapıyor:

Bilişsel borç henüz uzun dönemli etkileri tam olarak kanıtlanmış bir süreç değil; test edilmesi gereken bir araştırma hipotezi olarak görülmeli. Frontiers

Bu ayrım önemli.

Çünkü bilimsel olarak söyleyebileceğimiz şey şu değil:

“ChatGPT kullanırsanız beyniniz körelir.”

Böyle bir sonucu destekleyen yeterli kanıt yok.

Daha doğru soru şu:

“Düşünme gerektiren görevleri sürekli ve kontrolsüz biçimde yapay zekâya bırakırsak bazı düşünme alışkanlıklarımız bundan etkilenebilir mi?”

Bugünkü araştırmaların peşinden gittiği soru bu.

MIT’nin “Your Brain on ChatGPT” Çalışması Neden Bu Kadar Konuşuldu?

2025 yılında MIT Media Lab araştırmacılarının yayımladığı çalışma oldukça dikkat çekti.

Araştırmada katılımcılar üç gruba ayrıldı.

Bir grup metin hazırlarken büyük dil modeli kullandı.

Bir grup arama motorundan yararlandı.

Bir grup ise herhangi bir dijital yardım almadan çalıştı.

İlk üç oturuma 54 kişi katıldı ve araştırmacılar EEG kullanarak beyin etkinliğiyle ilgili ölçümler gerçekleştirdi.

Araştırmada araç kullanmadan çalışan grupta daha güçlü ve yaygın beyin bağlantıları gözlenirken, yapay zekâ kullanan grupta daha düşük bağlantı düzeyleri raporlandı. Yapay zekâ grubundaki katılımcıların yazdıkları metinlere ilişkin sahiplik hissi de daha düşük çıktı ve bazı katılımcılar kendi yazdıkları metinden alıntı yapmakta zorlandı. MIT Media Lab

Fakat burada çok önemli bir ayrıntıyı atlamamak gerekiyor.

Bu çalışma hâlen bir ön baskı (preprint).

Yani ilgi çekici olmasına rağmen sonuçlarını “yapay zekâ beynimizi bozuyor” şeklinde genelleştiremeyiz. Örneklem de oldukça sınırlı.

Bilim açısından daha doğru yaklaşım, bunu yeni araştırmaları teşvik eden erken bir bulgu olarak değerlendirmek. MIT Media Lab

Bu ayrımı özellikle yapıyorum çünkü yapay zekâyla ilgili haberlerde en büyük sorunlardan biri, ilginç bir çalışmanın birkaç gün içerisinde kesin bir gerçeğe dönüştürülmesi.

Oysa bilim böyle çalışmıyor.

Daha Az Zihinsel Çaba Her Zaman Daha Kötü mü?

Hayır.

Hatta bazen tam tersine çok yararlı.

2026 yılında Cognitive Processing dergisinde yayımlanan bir araştırmada 120 genç yetişkin mantıksal safsataları belirlemeye yönelik bir görev üzerinde çalıştı.

Yapay zekâdan yardım alan grup daha fazla doğru cevap verdi ve görev sırasında daha az zihinsel çaba bildirdi.

Bu ilk bakışta yapay zekâ lehine oldukça güçlü bir sonuç.

Fakat araştırmacılar katılımcıların kullanım biçimlerinde önemli farklılıklar gördüler.

Bazıları düşünmeyi neredeyse tamamen yapay zekâya devrederken, bazıları yapay zekâyı kendi düşünme sürecini destekleyen stratejik bir araç olarak kullandı.

Çalışmanın vardığı önemli sonuç şu:

Yapay zekânın etkisini yalnızca kullanıp kullanmadığımız değil, nasıl kullandığımız da belirliyor. PubMed

Bu nokta bütün yazının merkezine yerleşebilir.

Çünkü mesele yapay zekâ karşıtlığı değil.

Mesele zihinsel kontrolü kimde tuttuğumuz.

Baston mu, İskele mi?

2026’da yayımlanan bir başka araştırma bu ayrımı oldukça güzel biçimde ortaya koyuyor.

Araştırmacılar üretken yapay zekâ kullanımını iki farklı türe ayırıyor:

Bağımlı bilişsel dışsallaştırma ve özerk bilişsel dışsallaştırma.

İlki, yapay zekânın bizim yerimize düşünmesine izin verdiğimiz durum.

Örneğin:

“Bana bu konu hakkında ne düşünmem gerektiğini söyle.”

Yapay zekâ cevabı veriyor.

Biz okuyoruz.

Mantıklı geliyor.

Kabul ediyoruz.

İkinci kullanım biçiminde ise yapay zekâ düşüncemizin yerine geçmiyor; düşünmemiz için iskele görevi görüyor.

Örneğin:

“Ben bu konuda üç gerekçe düşündüm. Bunlara karşı hangi itirazlar getirilebilir?”

Burada ilk düşünce bize ait.

Yapay zekâ bizi düşünmekten kurtarmıyor.

Daha fazla düşünmeye zorluyor.

589 üniversite öğrencisi ve genç profesyoneli üç farklı zamanda izleyen 2026 araştırması, bu iki kullanım biçiminin farklı sonuçlarla ilişkili olduğunu buldu. Araştırmacılar özellikle düşünmenin çekirdeğini yapay zekâya devretmek ile yapay zekâyı kendi düşüncesini geliştirmek için kullanmak arasında ayrım yapılması gerektiğini vurguluyor.

Çalışma aynı zamanda bunun henüz nedenselliği kanıtlayan nihai bir deney olmadığını, keşifsel ve korelasyonel kanıt sunduğunu açıkça belirtiyor. Frontiers

Bunu tek cümleyle anlatırsak:

Sorun yapay zekâdan yardım almak değil; düşünme yetkisinin tamamını ona vermek olabilir.

Günlük Hayatta Bilişsel Borç Nasıl Birikebilir?

Bir insanın her sabah yapay zekâya:

“Bugün ne yapmalıyım?”

diye sorması büyük bir olay değildir.

Fakat bunu aylarca düşünelim.

Hangi filmi izleyeceğine yapay zekâ karar veriyor.

Hangi ürünü alacağına yapay zekâ karar veriyor.

Tartıştığı kişiye ne söyleyeceğini yapay zekâ hazırlıyor.

Tatil programını yapay zekâ yapıyor.

Bir iş teklifinin iyi olup olmadığını yapay zekâ değerlendiriyor.

Yeni bir fikir gerektiğinde ilk önce yapay zekâya soruyor.

Bir süre sonra çok ince fakat önemli bir değişim gerçekleşebilir.

Sorunun kendisi artık:

“Ben ne düşünüyorum?”

değil,

“Yapay zekâ buna ne diyor?”

olabilir.

Bu noktada konu teknoloji olmaktan çıkıp kişisel özerklik konusuna dönüşüyor.

Sitemizde daha önce ele aldığımız “Karar Yorgunluğu” yazısıyla burada doğal bir bağlantı kurabiliriz.

Çünkü karar yorgunluğu yaşayan insanın kararları bir başkasına devretmek istemesi anlaşılabilir.

Ama bütün küçük kararları sürekli dışarıya devretmek de kendi tercihlerimizi tanıma fırsatımızı azaltabilir.

Karar Yorgunluğu ile ilgili yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. “Karar Yorgunluğu: Günün Sonunda Neden En Basit Şeylere Bile ‘Boş Ver’ Diyoruz?”

Yapay Zekâ Bazen Zaman Kazandırdığını Bize Sadece Hissettiriyor Olabilir

2026’da yayımlanan başka bir çalışma çok ilginç bir sonuç verdi.

1.237 katılımcıyla gerçekleştirilen ön kayıtlı davranış araştırmasında insanlar yapay zekâ kullanarak yaptıkları basit bilişsel görevlerin çok daha hızlı tamamlanacağını tahmin etti.

Fakat gerçek tamamlanma sürelerinde yapay zekâ destekli çalışma ile bağımsız çalışma arasında beklenen fark ortaya çıkmadı.

İnsanlar yapay zekâyla çalışırken daha az zihinsel çaba harcadıklarını hissettiler, fakat bu her zaman daha hızlı bitirdikleri anlamına gelmedi.

Araştırmacılar buna “speedup illusion” — hızlanma yanılsaması adını verdi. arXiv

Bu oldukça düşündürücü.

Belki de bazen yapay zekâyı:

“Daha hızlı olduğu için”

değil,

“Daha az yorucu hissettirdiği için”

tercih ediyoruz.

İkisi aynı şey değil.

Zihin de Kolay Olanı Sever

Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman insan zihninin enerji tasarrufu eğilimini uzun yıllar boyunca incelemişti.

Zor bir problemi çözmek yerine hazır bir cevabı kabul etmek doğal olarak daha kolaydır.

William James ise çok daha önce dikkat ve düşünmenin seçici doğasını şu güzel cümleyle ifade etmişti:

“Bilge olma sanatı, neyi göz ardı edeceğini bilme sanatıdır.” — William James

Bu söz 1890 tarihli The Principles of Psychology eserinde yer alıyor. Quoteiac

Fakat yapay zekâ çağında William James’in sorusuna yeni bir soru eklemek gerekiyor:

Neyi göz ardı edeceğimize artık kim karar veriyor?

Biz mi?

Algoritma mı?

Öğrenciler İçin Konu Daha da Önemli

Bir yetişkin uzun yıllar boyunca yazmayı, problem çözmeyi ve eleştirel düşünmeyi öğrenmiş olabilir.

Daha sonra bu becerilerin bazı bölümlerini teknolojiye devredebilir.

Fakat çocuklarda ve gençlerde farklı bir soru ortaya çıkıyor:

Henüz gelişmemiş bir beceri dışarıya devredilebilir mi?

Bir öğrenci kompozisyon yazmayı öğrendikten sonra yapay zekâyla metnini geliştirdiğinde başka bir durum vardır.

Kompozisyon yazmayı hiç öğrenmeden her metni yapay zekâya hazırlattığında başka.

Bir matematik problemini çözdükten sonra çözümünü kontrol ettirmek başka.

Soruyu görür görmez cevabı istemek başka.

2026 tarihli araştırmalar tam da bu nedenle “AI kullandı / kullanmadı” gibi basit ayrımlar yerine, hangi zihinsel işlemin yapay zekâya devredildiğini incelemeye yöneliyor. Frontiers

Burada eğitim açısından yepyeni bir soru doğuyor:

Gelecekte öğrencilere yapay zekâyı kullanmayı mı öğretmeliyiz, yoksa neyi yapay zekâya bırakmamaları gerektiğini mi?

Muhtemelen ikisini birden.

İş Hayatında da Aynı Risk Var

Bir çalışan her toplantının özetini yapay zekâya hazırlatabilir.

Sorun yok.

Her e-postanın ilk taslağını yapay zekâya yazdırabilir.

Bu da büyük bir sorun olmayabilir.

Fakat bir yönetici her stratejik kararda yapay zekâ tarafından hazırlanan seçenekler arasından seçim yapmaya alışırsa farklı bir durum ortaya çıkar.

Bir süre sonra toplantıdaki en önemli beceri:

fikir üretmek

yerine

hazır fikirlerden seçim yapmak

hâline gelebilir.

Bu ayrım geleceğin meslekleri açısından çok önemli.

Nitekim daha önce yayımladığımız “Geleceğin Meslekleri: 2030’da Ne İş Yapacağız?” yazısında gelecekte insanı değerli kılabilecek özelliklerden birinin yalnızca teknolojiyi kullanmak değil, insani muhakemeyi teknolojiyle birlikte kullanmak olduğunu konuşmuştuk.

Geleceğin Meslekleri: 2030’da Ne İş Yapacağız? ile ilgili yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. “Geleceğin Meslekleri: 2030’da Ne İş Yapacağız?”

Belki geleceğin en değerli çalışanı yapay zekâyı en çok kullanan kişi olmayacak.

Hangi işi yapay zekâya vereceğini, hangisini kendisinin yapması gerektiğini bilen kişi olacak.

Çok İlginç Bir Paradoks: Daha İyi Ürün, Daha Az Öğrenme

2026’da Frontiers in Psychology‘de yayımlanan bir çalışma bunu “critical-thinking paradox”, yani eleştirel düşünme paradoksu çerçevesinde ele alıyor.

Yapay zekâyla hazırlanmış bir ödev daha düzgün olabilir.

Daha iyi yazılmış olabilir.

Daha profesyonel görünebilir.

Hatta daha yüksek puan bile alabilir.

Fakat öğrencinin zihninde ne kaldığı ayrı bir sorudur.

Araştırmacıların üzerinde durduğu olası ayrım şu:

Ürünün kalitesi artarken öğrenme derinliği aynı ölçüde artmayabilir.

Bu çalışma da bilişsel borcun henüz kanıtlanmış uzun dönemli bir sonuç değil, test edilmesi gereken gelişen bir kavram olduğunu özellikle vurguluyor. Frontiers

Bu nedenle gelecekte eğitimde belki sadece ortaya çıkan ürünü değerlendirmek yetmeyecek.

Öğrencinin ürüne nasıl ulaştığı da önem kazanacak.

Bilişsel Borcun Faizi Ne Olabilir?

Finansal borcun faizi paradır.

Bilişsel borcun olası faizi ise çok daha görünmez olabilir.

Bir gün internete erişiminiz kesildiğinde fark edebilirsiniz.

Bir sunum hazırlamanız gerekiyor ama yapay zekâ yok.

Boş bir sayfaya bakıyorsunuz.

Eskiden fikirler geliyordu.

Şimdi ilk refleksiniz:

“Bunu nasıl başlatıyordum?”

oluyor.

Ya da birisi sizinle tartışıyor.

Telefonunuza bakmadan cevap vermeniz gerekiyor.

Birden karar vermek düşündüğünüzden daha zor geliyor.

Bunların bugün “AI yüzünden gerçekleştiğini” söylemek bilimsel olarak mümkün değil.

Fakat bilişsel borç tartışmasının ortaya koyduğu önemli düşünce şu:

Kullanmadığımız bir becerinin her zaman aynı güçte kalacağını varsaymamalıyız.

Peki Yapay Zekâyı Nasıl Kullanmalıyız?

Burada çözüm yapay zekâyı bırakmak değil.

Tıpkı hesap makinesini, interneti veya GPS’i bırakmanın çözüm olmadığı gibi.

Daha iyi bir yaklaşım şu olabilir:

Önce düşün, sonra yapay zekâya sor.

Bir konu hakkında fikriniz yoksa doğrudan “Bana fikir ver” demek yerine önce üç fikir üretin.

Sonra:

“Bu üç fikrin zayıf yönlerini bul.”

deyin.

Bir karar verecekseniz önce kendi gerekçelerinizi yazın.

Sonra:

“Bu gerekçelere karşı çık.”

deyin.

Bir metin yazıyorsanız önce taslağını kendiniz oluşturun.

Sonra:

“Buradaki mantık hatalarını göster.”

deyin.

Bir problemi çözüyorsanız:

“Cevabı söyle.”

yerine:

“Bir ipucu ver.”

deyin.

Bu küçük değişiklikte yapay zekâ cevap makinesi olmaktan düşünme ortağına dönüşüyor.

2026’da geliştirilen “özerk bilişsel dışsallaştırma” yaklaşımı da tam olarak buna benziyor: kullanıcı düşüncenin sahipliğini koruyor, yapay zekâyı ise destekleyici bir iskele olarak kullanıyor. Frontiers

Kendinize Küçük Bir Deney Yapın

Bir gün boyunca yapay zekâya sorduğunuz her sorudan önce kendinize sadece şunu sorun:

“Bunu önce kendim düşünürsem ne cevap veririm?”

Cevabı mükemmel olmak zorunda değil.

Hatta yanlış olabilir.

Önemli olan zihnin önce sahaya çıkması.

Sonra yapay zekâ gelsin.

İki cevabı karşılaştırın.

Bazen yapay zekâ daha iyi olacak.

Bazen siz.

Bazen de ikisinin birleşiminden üçüncü ve daha güçlü bir fikir çıkacak.

İşte belki de geleceğin sağlıklı yapay zekâ kullanımı tam olarak burada bulunuyor:

İnsan veya yapay zekâ değil.

Düşünen insan + doğru kullanılan yapay zekâ.

Okuma Önerileri

Bu konuya merak duyanlar için üç kitap özellikle güzel bir üçlü oluşturuyor:

Daniel Kahneman – Thinking, Fast and Slow (Hızlı ve Yavaş Düşünme): Zihnin neden kolay cevaplara yöneldiğini ve zihinsel çabanın kararlarımız üzerindeki etkisini anlamak için.

Nicholas Carr – The Shallows: İnternetin dikkat, okuma ve düşünme alışkanlıklarımızı nasıl değiştirebileceğini tartışıyor. Yapay zekâdan önce yazılmış olması kitabı bugün daha da ilginç kılıyor.

Annie Murphy Paul – The Extended Mind: İnsan düşüncesinin yalnızca beynimizin içinde gerçekleşmediğini; çevremizden, araçlardan ve diğer insanlardan nasıl yararlandığını anlatıyor. Yapay zekâyı yalnızca bir tehdit olarak değil, doğru kullanıldığında bilişsel bir destek olarak düşünmek için iyi bir karşı denge sağlıyor.

Film Önerileri

2001: A Space Odyssey bu yazıyla birlikte yeniden izlenebilir. Film yalnızca bir yapay zekâ hikâyesi değildir; insanın karar yetkisini makineye bıraktığında ortaya çıkabilecek güven sorunları üzerine de düşündürür.

Her ise başka bir açıdan ilginçtir. Teknoloji düşüncelerimizi, duygularımızı ve kararlarımızı ne ölçüde bizim adımıza şekillendirebilir? Film bu soruyu yıllar önce şaşırtıcı biçimde gündeme getirmişti.

WALL-E ilk bakışta çocuk filmi gibi görünür; fakat insanların hareket etmeyi, karar vermeyi ve çevreleriyle doğrudan ilişki kurmayı teknolojiye bıraktığı dünyası, bilişsel borç fikriyle birlikte izlendiğinde bambaşka bir anlam kazanır.

Araştırmayı Kendiniz İncelemek İsterseniz

MIT Media Lab’ın Your Brain on ChatGPT araştırması, yazı yazarken yapay zekâ kullanımının bilişsel etkinlikle ilişkisini inceleyen erken ve çok tartışılan çalışmalardan biri. Bunun bir preprint olduğunu unutmadan okumak önemli. MIT Media Lab – Your Brain on ChatGPT

2026’da yayımlanan Not All Cognitive Offloading Is Equal çalışması ise bence yazımızın bilimsel açıdan en önemli kaynaklarından biri. Çünkü yapay zekâyı düşünmenin yerine kullanmakla, düşünmeyi desteklemek için kullanmayı birbirinden ayırıyor. Frontiers in Psychology – Dependent and Autonomous Cognitive Offloading

120 genç yetişkinle gerçekleştirilen Cognitive Offloading, Critical Thinking and Attitudes Towards AI araştırması, yapay zekânın doğruluğu artırıp zihinsel çabayı azaltabileceğini; fakat kullanım biçiminin kritik olduğunu gösteriyor. PubMed – Cognitive Offloading and Critical Thinking Study

2026’da yayımlanan The Critical-Thinking Paradox in Generative AI-Integrated Learning çalışması ise “bilişsel borç” kavramının eğitim açısından nasıl araştırılabileceğini ayrıntılı biçimde tartışıyor. Frontiers in Psychology – The Critical-Thinking Paradox

Son olarak yapay zekânın her zaman gerçekten zaman kazandırıp kazandırmadığını sorgulayan Cognitive Offloading and the Speedup Illusion araştırması da oldukça ilginç. Cognitive Offloading and the Speedup Illusion

Sonuç: Yapay Zekâ Düşüncemizin Yerine mi Geçecek, Yanına mı?

Belki gelecekte en önemli dijital beceri iyi prompt yazmak olmayacak.

Daha temel bir beceri olacak:

Hangi düşünceyi kendimizin üretmesi gerektiğini bilmek.

Yapay zekânın bize hesap yaptırmasında sorun olmayabilir.

Metni düzenlemesinde de.

Bilgi toplamasında da.

Fakat değerlerimizi, fikirlerimizi, kararlarımızı ve dünyayı nasıl yorumladığımızı tamamen dışarıya devretmeye başladığımız anda konu değişir.

Çünkü düşünmek yalnızca doğru cevabı bulma yöntemi değildir.

Düşünmek aynı zamanda kim olduğumuzu oluşturma sürecidir.

Platon’un binlerce yıl önce yazı için sorduğu soru bugün tekrar karşımızda:

Teknoloji bizi daha bilgili mi yapacak?

Yoksa yalnızca bilgiye daha hızlı ulaşan insanlar mı?

Belki yapay zekâ çağında yapılabilecek en büyük hata teknolojiyi kullanmak değildir.

En büyük hata, onu kullanırken düşünmediğimizi fark etmemektir.

Ve bilişsel borcun belki de ilk taksiti tam olarak burada başlar.

Bu konuyu uygulamaya dönüştürmek ister misiniz?

Kişisel gelişiminizi daha sistemli takip etmek, hedeflerinizi ölçülebilir hâle getirmek ve ilerlemenizi değerlendirmek için Kendini Ölç: Kişisel Gelişimini Verilerle Takip Et eğitimini inceleyebilirsiniz.

Bu makaleyi paylaşın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir